13 Nisan 2012 Cuma

Gökyüzüne binaların karışmadığı yer Yambio!


Geldiğimden beri hayranlıkla buradaki doğayı ve insanların doğayla uyumunu izliyom.  Yambio, gökyüzüne binaların karışmadığı, her gece onlarca yıldızın kaydığı, balta girmemiş ormanların bulutlara uzandığı, gündüz sıcağının ardından gelen fırtınanın heralde sabah kalktığımda her yer yerle bir olmuştur dedirttiği, fırtınalarında çatılarınıza düşen mangoların rüyalarınızı deldiği, küçücük kulubelerinde koca göbekli çocukların yaşadığı, hani yatakların üstüne bir sünger bile konmadığı, bir pisiklette taşınabilecek en ağır ve kocaman yüklerin en dengede taşındığı, kadınların ve çocuklarınınn türlü türlü şeyi ne kadar ağır olsa da kafalarının üstünde yorulmadan taşıdığı , ölülerin bile motosiklette taşındığı, beyaz ve de aslında türlü türlü kelebeklerin diyarı Yambio…

Yağmurlar başladı az da olsa. Bu iyi haber, kurak mevsim bitiyo. Yağmurlarla beraber türlü türlü börtü böcek oluyo her yerde. Şu anda ben yatağımdayım ama  yatağımı başka canlılarla paylaşıyom. Önceleri biraz zor geldi, yani sonucta böcekten korkmayı bi kenara bırakıyom, çünkü korkarsanız paranoyak olursunuz çünkü her an bi yerinizdeler. Ben ilkokula giderken yaşadığımız evde çok fazla karafatma vardı. Bi gün önlüğümü dışarda bırakmışım. Sonra sabah okula giderken giydim. Okuldayken böyle bişiler üstümde yürüyo, dedim ne acaba. Sonra tuvalete gidip de önlüğümü çıkarınca gördüm ki, bi karafatmayla beraber okula kadar gelmişim, şimdi de böyle benzer bi hisle yaşıyom, sürekli üzerimde bi böcekler dolanıyo.  Burda yaşam koşulları zor. Yani İstanbuldaki hayatıma  gore… Çünkü doğru düzgün bi buzdolabı yok, çamaşır makinesi yok, ne biliyim işte yattığım yatak inanılmaz rahatsız. Temizlik anlayışlarımız falan farklı. Sonra 16 kişiyiz iki tuvalet, iki banyo var. Tuvalet, kuru tuvalet yani bi çukur var onun üstüne bi tuvalet kapağı yerleştirilmiş, işinizi orda görüyosunuz, bazen bi yaratık gelir de kıçımı ısırır mı diye düşünmüyo değilim... Hani böyle bikaç gün için iyi ama sonrasında insan bi konfor arıyo. Duşumuz normal ama tabi beş dakkayı aşmamak gerekiyo. 

Ha bi de hergün sıtma olmayalım diye ilaç alıyoz. Evimde dekor diye kullandığım sinek girmesin diye olan tülün altında uyuyom, ne deniyodu ona, hah cibinlik. İlk geldiğimde iki kişi kalıyoduk allahtan bi oda boşaldı oraya gectim, küçük de olsa bi dolabım da oldu , yerleştim, hatta yakında kulübelerden birine geçiçem… Genelde herşey çok yavaş ilerliyor, ben biraz hiperaktifim falan, zorlanıyom bazen o yüzden. Neyse geçen gün bi kriz geçirir gibi oldum, ikinci hafta krizi diyelim. Hani yaşama koşulları, hastane koşulları, gördüklerim falan derken, tanrım ne yapıyom burda, niye acı çektiriyom  kendime, deli miyim dedim… Sonra işte sakinleştirdim kendi kendimi, konuştum, müzik dinledim falan, burada olmam  hem burası için önemli, hem benim için önemli dedim… 

Ertesi gün haleti ruhiyem değişmişti zaten, fakat bugün en zor günlerimden biriydi itiraf etmeliyim. Daha once demiştim ben hastane lojistiğinden sorumluyum diye. Ama bi de ekip olarak Yambio’nun etrafındaki sağlık ocaklarına, merkezlerine, sonra etrafta yaşayan küçük topluluklara da destek verme hedefimiz var. Bir sorumluluğum da o bölgelerin lojistik ihtiyaclarına destek olmak. O yüzden dünden itibaren bu bölgeleri ziyaret etmeye başladık. Dün Bangasu’daydım. Bangasu’ya giderken gene o ormanların içinden geçiyosunuz. Yolda Kongolu mültecilerin olduğu bir kamp da var… Sanırım Bangasu’da olduğu kadar cırcır böceklerinin öttüğünü duymamıştım hayatımda. Konuşurken birbirini duyamıyosun, o kadar yani. 200 hane var Bangasu’da. Bir de sağlık ocağı ama sağlık ocağının durumundan bahsetmicem, zaten sağlık ocağı açık da değildi gittiğimizde. Su kaynakları kısıtlı, bi kuyu olduğunu söylediler ama göremedim. Aslında bi depo var ve su pompası var ama sistemde bi bozukluk var sanırım. Neyse çalışmıyo. On yıllarca sürmüş bir iç savaştan sonra çok da bişey bekleyemiyo insan oradaki merkezden ya da merkezde çalışandan. Yoldan geçerken mülteci kamplarını gördüm, yerinden yurdundan edilmiş insanlar… Düşünsenize evinizdesiniz bi gün, birileri geliyo, bırakın evinizde kalmayı, kasabanızdan sizi kovuyolar… Gitçek yeriniz yok… Ya da işte iklim değişikliğinden kasabadaki tek nehrin artık akmaz olduğunu yani aslında evinizdeki musluğun artık hiç akmayacağını falan düşünün. İşte bu sebeplerle insanlar yerlerinden, yurtlarından oluyolar…

Bugün Gangura’ya gittik ve de Kongo sınırına kadar yol aldık oradan sonra¸ Nabiapay diye bi yere gittik. Gangura’da durum biraz daha iyi. Biraz organizasyon, biraz temizlik, biraz destek lazım. Umarım önümüzdeki günlerde bunu sağlayacağız. Yakında kızamık aşısı kampanyası için oraya gidicez. Bugün çalışmayan buzdolaplarını çalıştırmayı başardık. Bizim ekipte inanılmaz şoförler var, böyle kullandığmız her ekipmanı biliyolar, valla onun sayesinde çalıştı buzdolabı diyebilirim. Böylece aşılarımızı uygun koşullarda saklayabilicez. Neyse son yerin adını unuttum… Keşke son yeri tamamen kafamdan silebilsem… Orada bir grup insan yaşıyo. Yambio’da biçok yerde kuyu suyu kullanılıyo, ortak kullanılan tulumbalar var. Orada bidonuyla su almaya giden küçük kıza, suyu nerden aldığını sorduğumuzda işte sınırın ordaki su kaynağından alıyom dedi. Tabi oraya gittik. Koca göbekli çocuklar… Çok tatlılar… Niye böyle koca göbekli bunlar diye sordum, valla bilmiyodum… Belki siz de bilmiyosunuzdur. Su olmayınca yediğini içtiğini iyi yıkayamıyosun, sonra karnına kurtlar birikiyo ve onlar kocaman kocaman oluyo, sonra karnın da kocaman oluyo, tropikal bölgelerde görülüyo daha çok, hatta bizim de karnımızda kurtlar birikmeye başlamış olabilirmiş. Sonra su kaynağına gittik, böyle bi buçuk metrelik bi su birikintisi aslında, suyun rengi beyazla gri arasında, içinde balıklar yüzüyo. Suyun durumuna baktık, ölçtük, biçtik. Ne yazık ki kullanma standartlarının çok çok altında su. İnsanlar bu suya ulaşabilmek için aslında çocuklar falan yarım saat yürüyolar. Evinizde bulaşıklarınızı yıkamak için otuz dakika yürüdüğünüzü düşünün… Hani yürüyüş yolu balta girmemiş ormanların arası, çok güzel bi yol ama suya erişim bu kadar zor olunca, insanlar suyu kulllanmaya eriniyolar, sonra susuzluğun getirdiği hastalıklarla boğuşmak gerekiyo. Bi de hastaneye yakın bi bölge var, oraya da gittik Kpirabi. Yedi bin kişiye bir tulumba düşüyo. Orada yine yerinden yurdundan edilmiş insanlar da yaşıyo, onlar da yine bi birikintiden su alıyolar, sapsarı, kullanılmadan once çok şey yapmak gereken bi su. Hastaneye o bölgeden çok fazla hasta geliyo, isal olan çocuklar, ne yazık ki ölümler de yaşanıyo isal yüzünden. Aslında oralara bikaç kuyu açmak bu durumun bi çözümü.

Sınır tanımayan dokorlar hastalıkları tedavi etmenin yanı sıra hastalık kaynaklarını ortadan kaldırmaya calısıyo. Yani işte su yok, bölgede isal vakaları mı görülüyo, oraya temiz su nasıl götürülür onu düşünüyo, gerçekleştirmeye çalışıyo. Umarım bu gittiğimiz bölgelerdeki su sorununun çözülmesi için bişeyler yapabiliriz. Biz yapamasak da umarım durumu anlattığımız başka sivil toplum kuruluşları yapabilir.

İnsanların yerlerinden yurtlarından edilmediği, en azından temel ihtiyaç olan temiz suya ulaşabildikleri, temel sağlık hizmetlerine ulaşabildikleri bi dünya diliyom…


Tambuahe

6 Nisan 2012 Cuma

Adalet?


Hayatımda ilk kez çok süreliğine yurtdışına çıkçaktım ve de gurbette çalışcaktım. O yüzden heyecanlıydım. Hayatımın acı, çetrefilli, adaletsiz bir dönemini atlattıktan  sonra yeni bir dönem açıldı bana, Sınır Tanımayan Doktorlar örgütünde çalışmaya başladım. İşte o sebeple de Güney Sudan’a gitmem gerekiyodu. Gitmeden böyle bi sürü şeyi düşündüm, hani uzakta olmak, sevdiklerimi özlemek, hani gurbetteyken olabilcek herşeyleri düşündüm düşündüm, ya dönemezsem dedim. Hani böyle çocukken sevdiklerinize bişi olcağını düşünüp ağlarsınız, bana çok oluyodu böyle birden ağlıyodum falan, nerde olduğu fark etmez, okulda, pisikletin üstünde, evde… Çok ağladım… Ama gitmeye karar verdim… 

Babam kızdı biraz, hani Afganistan’a falan düşer belki tayinim diye ama sonra o da kararımdan dönmeyeceğimi anlayınca olası  tehlikelerle ilgili dalga geçmeye başladık. Sonra işte gitçem diye  parti yaptık istanbuldaki ailemle, çok insan geldi… Ne mutlu oldum, heralde hayatımın en güzel günüydü… Ne çok seviyom, ne kadar çok seviliyom, ne kadar çok insanın hayatında iz bırakmışım, ne kadar çok insan hayatımda iz bırakmış… Hani bunu biliyodum ama işte insan böyle bi gün yaşayınca bi başka oluyo işte… Hani başıma adaletsiz şeyler gelince demiştim  ki kendi kendime  boşver, adalet yerini bulur, su yönünü bulur… Bulmuş ki çoktan aslında, ne kadar güzel insanları sevmek, sevilmek bana nasip olmuş, işte adalet bu dedim içimden, herkese  nasip olmaz dedim! Sonraki günler su gibi aktı geçti zaten… 

Kampımız...
Güney Sudan’ın Yambio kazasına geleli bir hafta olmuş. Bu bir hafta sanki bir ömür gibi geçti… Etiyopya üzerinden  önce  Juba’ya vardım. Juba Güney Sudan’ın başkenti. Hani Juba Havaalanı bildiğimiz havaalanlarından biraz farklı. Uçaktan inince terminale yürüyerek gidiyosunuz, sonra işte çantalarınızı bi arabayla getirip atıyolar terminale, ordan çantanı seçiyon, ama hava öyle sıcak ki anlatamam… Neyse enteresan havaalanı maceramdan sonra ofisimize vardım. Orda bir gün geçirdikten sonra Yambio’ya doğru yola çıktım, hem de pır pır uçakla, yani pervaneli, hem de ilk kez binmiştim, bi de o koca uçaklar gibi sevimsiz değil, daha samimi… Azcık uyumuşum, gözlerimi bi açtım ki aşağıda dünyanın en güzel ormanları, en güzel manzarası, onlarca metre yüksekliğinde ağaçlar, biraz sonra ağaçların  turuncu topraklı yollarla aralandığını gördüm… İşte sonra Yambio’ya gelmişiz. Gelmeden burayla ilgili araştırma yapmaya çalıştım ama çok da bir fotoğrafa, bilgiye rastlamamıştım ve de asla bu kadar güzel bi doğa olacağını düşünmemiştim, daha bi kurak bekliyodum. Deniz olmaması biraz ürkütmedi değil, hani otuzüç yıllık hayatımda ilk kez denizden uzak bi yerde uzun  kalcaktım falan. Neyse işte arabaya bindik, o turuncu  topraklı yolların  üzerinden, ağaçların arasından, güzel insanların  yanından  geçerek kampa vardık. 

O gördüğüm ağaçlar da mango ağaçları, palmiye ve adını bilmediğim daha bi sürü ağaç, ama çok kocamanlar inanamazsınız, böyle sanki gökyüzüne deyiyolar, sarılmak isteseniz gövdesine iki kolunuzun uzunluğu gövdenin onda birini heralde kaplar. Çocuklar mango ağaçlarının tepesinde hep, mango mevsimi şimdi Yambio’da. Bi de çubuk var tabi, bambu çubuklar… Upuzun, olan bambuları onlarla düşürmeye çalışan  insanlar var… Bizim kampta da hem o çubuk hem  mango ağacı var. Birisi bi mango düşürdü  mü, kahkahayı görün, tabi düşüremeyince de bi gülünüyo… Havası da çok güzel, böyle İstanbul’un temmuzu, ağustosu  gibi, öğleyin bi sıcak bastırıyo ki bunalmayan olmuyo heralde.  Rengarenk kelebekler var, bi de enteresan örümcekler, böcekler, yılan da varmış bol bol, daha görmedim, ama bizim kampta bi tanesi derisini bırakmış kampın deposuna, geldiğimden beri sanki belgeselde gibi hissediyom kendimi… 

Azande dilinde yazdığım ilk şey :)
Bi gün yürüyüşe çıkmıştık dört arkadaş… böyle yolda gördüğümüz çocuklu büyüklü herkes bize meraba diyodu güler yüzle, sevecen  gözlerle… O gözleri hiç unutmicam… Küçücük kulübelerde yaşıyo insanlar, çatıları böyle saçaklı kulübeler. İki dil konuşuluyo, belki de daha fazladır ama benim bildiğim işte bi Arapça, bi de Azandece. Biraz  Azande öğrenmeye çalışıyom, hani teşekkür ediyom, hoşça kal diyom bi hoşlarına gidiyo insanların, kahkahayı basıyolar. Biraz sanki Kongo müziğinin de etkisinde olan bir müzikleri var, Azande müziği. Burada birkaç kabileden  insanlar  yaşıyo, Azande ve Denkalar benim bildiğim. Küçükken  burnumu  karıştırınca babam  diyodu  ki “ne o? Maden arama çalışmaları mı yapıyon?”,  valla şimdi burnumdan çıkanları görse babam  ne der acaba, burnum  Yambio’nun turuncu rengini alıyo,  evet  hala burnumu  karıştırıyom Yakında yağmur başlıcakmış burda, bi kere yağmur yağdı geldiğimden beri,  aslında burda yağmurların çoktan başlaması lazımmış ama ben diyorum ki iklim değişikliği! Bizim o yaktığımız fazla enerjilerin bedelini burda ödemeye başlamışlar bile insanlar ama onların evinde elektrik yok ki… 

Güney Sudan yeni bir ülke, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışıyo. Hem savaştan çıktı, hem de Yambio geçtiğimiz senelerde Uganda’da kurulmuş bir asi grubun istilasına falan da uğramış, baya acı çekmişler… Savaştan sonra toplanmaya çalışıyo şimdi burası. O yüzden ve başka bi sürü sebepten  burdaki  her şey geldiğim yerden farklı. 

Burası da bizim kamp...
Sınır Tanımayan Doktorlar örgütü olarak Yambio hastanesinde çalışıyoz. Yeni kurulan bi ülke olduğu için hastanede desteğe ihtiyaç var her konuda, özellikle Yambio doğum sırasında ölümlerin çok yaşandığı bir bölge, ayrıca belli dönemlerde salgın hastalıkların pençesine de düşüyolar insanlar… bi de ne yazık ki bazen yeterli beslenemeyen  çocuklar geliyo… Bizim doktorlar da onları tedavi ediyolar. Ben hastanede lojistikten sorumluyum, yani bir nevi getir götür işleri diyelim, işte su deposundan hastaneye su gidiyo mu, jeneratör çalışıyo mu… çünkü  şehir elektiriği yok burda yani evlerde falan yok elektrik, bizim  hastanede var işte, ne biliyim hastaların  içme suyu var mı, işte su ısıtıcı bozulmuş ne yapcaz  falan filan Hastane deyince aklınıza hani sizin ordaki bir tıp merkezi ya da hastane gelmesin. Ayakta tedavi merkezimiz iki çadırdan oluşuyo. Çocuklara ve annelere de iki ayrı binada bakılıyo, yataklar yanyana, aslında nerdeyse dipdibe,  hastaneye giden yollar da o turuncu  topraktan, içersi de beton  hani oyle seramik falan… işte ne biliyim parke, marley falan oyle lüks bişi diil… Bahçesinde keçiler geziyo. Önce bi şok oldum, bi gözlerim doldu ama ağlayamadım… 

Geldiğimin ikinci günü, hastaneyi gezerken, işlerimi anlamaya çalışırken bi kadın böyle gözlerimin içine baktı, sonra merdivenlerden indi, sonra kanaması başladı ama nasıl kanama. Doktorlara koştum, hemen geldiler. O kadar üzüldüm ki o gün, kesin ölcek dedim. Kampa geri dönmüştüm, doktorlar daha çıkamamıştı hastaneden. Sonra yorgun argın geldiler. Sormaya korktum, sonra sordum, yaşıyo mu dedim… Hem bebişi hem de kendisi yaşıyomuş… Çok  sevindim. Ama geçen gün çocuk bölümüne bir çocuk gelmişti, kolları ipince, insan dayanamıyor, kendi kollarımdan, kendimden, varlığımdan utandım… Dün birisi üçüz doğurdu, herkes çok heycanlandı, hepimiz görmeye gittik valla… Burdaki Sınır Tanımayan  Doktorlar ekibi de çok inanılmaz bir ekip, onca hastaya kısıtlı olanaklar içinde en iyi hizmeti veriyolar, böyle ellerinden öpesim geliyo bazen. Geçen gün bir Yambiolu geldi yanıma hastanede teşekkür etti burda olduğumuz için, yardım ettiğimiz için… 

Hani böyle hem güzel anların olduğu, ama hem de bi yandan bu durum  nedir dediğim anlar oluyo… Adaletin bu mu dünya, diyom... Bazen  çok zor geliyo burda olanlar.. Hep karşılaştırma yapıyo insan, sonra diyom ki kendi kendime  karşılaştırma. Hani zor işte, kolay demek istiyom ama zor burda haller durumlar… Hasta yakınları yemeklerini zor koşullarda pişiriyor falan, bazen çocuklar ağlıyo, bazen analar ağlıyo…  

Ölçü falan alabilmek için metre istemiştim ofisten, bugün onu verdiler, o metre bugün bizim eylencemiz oldu. Herşeyi ölçtük, biçtik, ölçmemize gerek olmayanları bile. Hastanenin çöpünden sorumlu arkadaşlar metre olunca kırık kapılarını ölçüp yeni kapı yaptılar falan, işte herşeyi ölçtük, ölçerken güldük, hani bi metre eylencesi olur mu insanın… biz ondan çok eylendik bugün hastane lojistik ekibi olarak…

Neyse işte bunu düşünüyom sonra, hani belki daha güzel hastanelerimiz var orda, belki başka olanaklarımız var hani geldiğim yerde, Avrupa'da falan ama  hani gözleri bu kadar gülen, mutlu olan, ne biliyim elindekilerin değerini bilen insanlar olmak, elinde olanla mutlu olan insanlar olmak, bu durum buralarda daha fazla gibi geliyo bana. Hani bizim bazıları orda siyah birini görünce belki gözünü dikiyo, ne biliyim hor görüyo, ne biliyim orda, istanbulda yaşayan bi sürü siyah var ama belki farkında bile olmayanlar var…  Burda siyahlar yaşıyo, ben beyazım, ve herkes bana sevgiyle “how are you” diyo… İşte ne biliyim bi yandan adaletin bu mu dünya diye düşünürken, aslında belki de adalet hala burdaki insanlar gibi olabilmektir diye düşünüyom… Yani adalet belki de kalebodurlu hastane değil, para değil, olanak değil, o gülen gözlerle meraba diyebilmek, bi metreden  mutlu olabilmektir diye düşünüyom…

Herkese Yambio’dan sevgiler… 
Tambuahe (Teşekkürler) 

5 Nisan 2012 Perşembe

Tuncay abi senin kaç tane araban var?

Geçen Pazar doğüm günümdü. 32 yılı tamamladım aslında hep 17 hissediyom. Canlarım evdeydi, yemek yaptılar falan, bi gece önce dağıtmıştım, topladılar beni sağolsun, gene sevdiklerimle geçen çok güzel bi gündü… Şanslıyım işte :)

Bu 32 yıldır anlamadığım bişiler var… Benim bişeyim yok, yani ne bileyim evim, arabam falan. Bi tane bisikletim var, işte bikaç ev eşyalarım ama onun dışında bişeyim yok. Çalışıyom, yaşıyom, çalışmazsam olmaz. Annemin de bişeyi yok, babamın da yok. Hala kira vererek yaşıyolar. Hani yaşamak dediğin şey evle, arabayla ilgili değil işte, öyle öğrenmedim ben… Yaşamak dediğin şey nefes almakla, kediyle köpekle, canlılarla, dokunmakla, insanla ilgili bişey… O yüzden algılayamıyorum, bi tane evin varsa, niye bi ikincisini istersin, bi araban varsa niye ikincisi lazım, bişey senin işini görüyosa niye ikincisini de alayım dersin? Bu sorunun cevabını bulamıyom yıllardır…

Hele ki hele ki büyük şirket sahiplerini yani milyon dolarlar kazananları falan anlamam için heralde bin yıl yaşasam yetmez. Yani paraya para katma, şirket üstüne şirket açma olayını algılamam imkansız. Çok garip geliyo bütün bunlar bana. Bi de hani para uğruna, ne biliyim belki de başarı falandır bu insanları etkileyen, başarı uğruna başka insanların canına kast etmek, bunu bin yıl yaşasam falan da anlayamam… O yüzden bi kere olsun bu fikirde olan biriyle görüşmeyi, konuşmayı isterim, sormak isterim, “Abi ya sizin kafa nasıl çalışıyo? nasıl oluyo bu işler?” bi demek isterim işte…

Dünyada bir sürü şirket başka insanların, canlıların canına kast ediyo! Nedennnn?

Sinop’a gittiniz mi hiç? Gerze’ye? Gerze dünyanın en güzel yerlerinden biri bence… Herşeyiyle güzel… Yemyeşil Gerze bi kere, sonra bazen bulutlar yere değiyo sanki, elleriniz bulutlara değecekmiş gibi… Küçük küçük güzel evleri var, bembeyaz her yer… Sonra Karadeniz bi coşuyo bazen, of diyorum… Nokul diye bi hamur işi var, yesen parmaklarını da yirsin yani. Nahide ablam ve bi sürü güzel insan orda yaşıyolar. Yani insanının güzelliği apayrı, saatlerce konuş onlarla, mutlu olmak için yaşadıkları o kadar belli ki enerjilerinden…

Niye Gerze’den bahsediyom? Çünkü gene bu şirketlerine şirket katmış bi abi, Tuncay Özilhan (kendisi Efes Pilsen, coca cola, mcdonalds, komili falan filan bir sürü şirketin bir arada olduğu Anadolu Grubunun sahibi) Gerze’ye kömürlü termik santral kurmak istiyo… Gitmiş almış arazileri, oraya termik santral kuracakmış… Gerzeliler direniyo tabi ki, vermiyolar topraklarını, biz kaç yıldır yaşadık burda, ben yaşadığım yeri bırakmam diyolar. Çünkü ben burda varım, ben burda mutluyum diyolar…

Sevgili Tuncay Bey, şimdi ben sizi anlamıyom afedersiniz. Yani zaten milyon dolarlar paranız var, bi sürü şirketiniz var, başarıysa hani bunun tanımı, başarıya ulaşmışsınız. Niye bir termik santral kurarak Gerzelilerin mutluluğuna göz dikiyosunuz? O düşündüğünüz ve benim anlamadığım şey buna değer mi?

Ne biliyim Tuncay abi desem belki kalbine değer miyim? Sen mutlu oldun mu hiç Tuncay abi? Sen nerelisin bi de? Kayserilisin de mi? Kayserinin topraklarını mahvetseler falan iyi olur mu? Ne biliyim senin büyüdüğün sokakları mahvetmek isteseler ne hissedersin? Mutlu olur musun? Belki sana dokunmaz, senin sokaklarına, topraklarına bişeyler yapsalar… Çünkü belki senin hep gidecek başka bi yerin vardır be Tuncay abi, belki istesen fezaya bile gidersin… Ne biliyim senin yakınlarının oturduklari yerin yanında termik santral açsalar sonra ne biliyim çocuğuna, torununa ordan çıkanları solutsalar nasıl hissedersin Tuncay abi? Tuncay Abi kafanı o dumanın içine sokabilir misin sen? Ya da termik santral kurulduktan sonra orada yaşamak ister misin? İstersen ben bulup buluşturcam parayı sana bi termik santralin dibinden bi ev alicam. Ama almicam, çünkü ben bi kişi daha zehirlensin istemem Tuncay abi.

Gerzeliler sen termik santral kurucam diye sondaj yaptırmaya araçlarını gönderdiğinde jandarmalarla, polislerle uğraştılar… Nahide ablam diyo ki “gaz bombasındansa, biber gazını tercih ederim.” Değer mi Tuncay abi ablalarıma bu acıyı yaşatmaya? Seksen yaşında dedem, sen termik santral kurma diye bekliyo köyünün başında, bırak da hayatının yaşlı dönemlerini rahat geçirsin, toprağım elimden gidecek korkusuyla yaşamasın be abim… Biliyo musun abim, sen şimdi santral kurmak istiyosun ya, heralde daha güçlü şirket olayım diyosun işte ne biliyim param olsun falan mı diyosun, anlamıyom gerçekten o yüzden böyle yazıyom… Sen bunu derken Gerzeli amcam, teyzem nöbet tutucam diye üç kuruş kazanacağı parayı da kazanamıyo, her an gelicek de birisi benim canım memleketimi delecek, geçecek korkusuyla yaşıyo… Yani Tuncay abi, diyelim teyzem ineğini sağacak, sonra sütünden peynir yapacak ama toprağını beklemek için bunu yapamıyo… Sen oralara göz dikmeden önce mutluydu Gerzeliler Tuncay abi… Etme eyleme vazgeç bu isteğinden…

Mutlu olmak için yaşamıyo muyuz hepimiz? Yani hepimiz istemiyo muyuz mutlu olmak? Sen de mutlu ol, zaten almışsın alcağını bu dünyadan, bırak Gerzeliler de mutlu olsun… Başkasının mutsuzluğu üzerine yapma, etme eyleme…

Yıllar önce bir arkadaşım kanser tedavisi oluyodu… onunla beraber bir kemoterapi seansına gitmiştim… Kemoterapiden önce bi çocukla karşılaşmıştım… İşte o çocuk benim hayatımın güzelliklerinden biri olmuştu. Dört yaşındaydı, görme engelliydi, kanserdi. Mutluydu… Kendi kendisine hayali arkadaşlarıyla kutu kutu pense oynuyordu… Sonra hayali arkadaşlarıyla konuşuyodu : “kutu kutu pense, elmamı yerse, arkadaşım sayim, arkasını dönse”, e sayim dönmüyo galiba “sayim dönsene len”… Sonra ne oldu o çocuğa bilmiyom… Tek dileğim hala yaşıyo olması… Böyle mutlu olan insanlara ihtiyacı var dünyanın, yani herşeye rağmen…

Kanser oluyolar insanlar termik santralden Tuncay abi, hasta oluyolar, nefes alamıyolar… Tuncay abi basit düşün, şimdi bi nefes al böyle normal bi yerde, sonra git arabanın egzosundan duman geliyoken nefes al, aradaki fark gibi işte… Tuncay abi senin kaç tane araban var?

Not: Tuncay Bey’e siz de dur demek isterseniz;

http://www.greenpeace.org/turkey/tr/harekete-gec/efes-pilsen/

Bir de aşağıda naçizane Gerze’den bir fotoğraf var…


2010'da Greenpeace bloğu için yazdığım bir yazı. Sinop ve mersinli dostlarla benim için inanılmaz bir etkileşime geçmemi sağlamıştı, yüzlerce yorum yapmışlardı… Şu anda hala Sinop da, Mersin de tehdit altında :(

Bilgisayar

Şimdi terastayım datçada, e tabi bilgisayarın başındayım… Bilgisayara bakıyodum, sonra yıldızlara bakayım dedim göremedim, görmem baya bi zaman aldı yani… İnsan bilgisayara bakınca çok, gerçekleri göremiyo bazen… Kaldırmak lazım kafaları bilgisayardan… Biraz zorluyo ama sonra yıldızları görmeye başlıyosun, hatta yıldızların kaymalarını bile görebiliyosun…

Karşıyaka - Osmangazi dolmuşu

Ah yazamadım işte. Çünkü Kazdağları’ndaydım. Allahım ne güzel bi yer, zaten dağların o büyüklüğü hep etkilemişti beni, ne kadar istersen iste, o dağın görmediğin bi yeri, bi mucizesi oluyo, çok büyük dağlar… Orada Kazdağları etrafında yaşayan bir ekiple “çevre mücadelesi” ile ilgili bir atölye çalışması yapmıştık. Yani hem güzel mekan, hem güzel insanlar… Küçükkuyu’da inmiştim otobüsten, Emel ve Elif’in beklediği kafeyi sorarken karşılaştığım insanlarla güzelliği başladı bugünlerin, kafenin yerini tarif etmeye çalışmakla yetinmeyip , beni oturmaya davet eden Küçükkuyulu amcam-teyzem çok güzeldi. Bence herkes denize yakın olmalı, deniz insanı güzelleştiriyo sanki… Sonra atölye alanı Buğday’ın mekanına gittik. Allahım orası da ne güzel… Azcık gece yatarken akreplerden falan korktum, bi de farelerden… Ama hiçbişi yapmadılar işte, yersiz korkular, kafalara yerleştirilen hikayeler… Keyifli Kazdağlarından sonra İzmir’in yollarını tuttuk bakalım…

Yolculukları çok seviyom… Özellikle otobüste olmayı… Hele ki bir de gündüz yolculuğuysa… O zaman herşeyi düşünüyorum, neler oldu neler bitti neler oluyor neler bitiyor… bi nevi hesaplaşma işte, daha çok kendimle…

Bir dolmuş yolculuğu bir insanın hayat hikayesinin büyük bir kısmına şahitlik eder mi? Eder… Özellikle İzmir’den ayrıldıktan sonra her Karşıyaka-Osmangazi dolmuşuna bindigimde hayatımın büyük bölümü gözlerimin önüne geliyo, hep binmek istiyom o dolmuşa. İzmir’de en son ayrıldığım ev dolmuş duraklarının dibindeydi, 1836 Sokak. Sekiz yılımı geçirmiştim orda, okul da eve yürüyerek 15 dakkaydı işte, müzik çalışmalarımı ilerlettiğim ev. Ama okuldan eve hiç onbeş dakkada dönmedim. Çünkü en sevdiğim arkadaşlarımla saatlerce yürürdük, saatlerce otobüs durağında beklerdik. Dünyanın değişik insanı işte o okuldaydı… o yüzden hiç olması gerektiği gibi yapmıyoduk biz okuldayken. Sınıfça örneğin mezuniyet törenine gitmeyi reddetmiş, kendi kendimize Bostanlı’daki meyhane teknelerde alternatif mezuniyet eylencesi yapmıştık ne biliyim bi öğrenciyi döven müdür muavinine dünyada birini dövmenin o kadar kolay olmayacağını, bazılarının buna tepki verebileceğini anlatabilecek bi eylem de yapmıştık, sonra bütün okul katılmıştı işte. Bu değişik insanlarla birbirimizden ayrılamıyoduk hiç işte, hep beraber takılmaktan eve gidemiyoduk. Ah ne güzel hikayeler var işte o okulda, dolmuş oraya yakın geçiyo… Sonra Altınyol, sonra ilk ilkokulumun dibinden geçiyo dolmuş. Orayı sevmemiştim pek, neden hatırlamıyom… sonra 15 gün falan okulu ekmiştim, kimsenin ruhu duymamıştı birinci sınıftayken ama işte bi ara fark ettiler… Sonra yaşadığımız ilk ev, yani ilk ev değil ama önceden bi ev daha hatırlıyorum ama o çok hayal meyal, çatı katıydı, merdivenlerinden yuvarlanarak düştüğüm dışında hiçbişi hatırlamıyorum. O yüzden yaşadığımız ilk ev bu ev gibi geliyo, 1647 sokak. Çocukluğumun çoğu orada geçti. Pisikletin tepesinden inmediğim yerler işte, pisiklete binmeyi öğrendiğim sokak… İlk arkadaşlar sonra, ilk oyunlar, orda şarkı söylemeye başlamıştım, çünkü annem kasetli teyp almıştı, orda tanıştım müzikle… Bi de ilk ve son ticari girişimim de burada olmuştu. Babamla oyun oynamak, gezmek istiyodum hep… Oysa her yerim ağrıyo, sırtımı çiğne diyodu. Bigün eskici geçiyomuş sokaktan, çağırmışım eskiciyi sonra sormuşum işte “eski adam alıyo musun” diye, almadı tabi : ) Sonra 1612 sokağın dibinden geçiyoz… En büyük yaramazlıklar, en yaratıcı yaramazlıklar, en acılı pisikletten düşmeler abartmıyom vallla böyle yokuştan takla atmalı falan… Sonra dolmuş numarasını hatırlamadığım sokağa doğru gidiyooo… Orası da ilk odamın olduğu ev. Ama yatağım yoktu, çekyatta yatıyodum…

Bu sokakta çok fena bi pisiklet kazası geçirmiştim, sonra pisikletimi verdiler birine. Birinci kattı iki bahçesi vardı bu evin… köpeğim vardı, sonra kediler vardı ama çok kedi… Annem hastalanmıştı işte köpeğimi de verdiler bi yerlere. Hem pisikletimden hem köpeğimden olduğum sokak… Sonra evimizi sel basmıştı… Hiç eşyamız kalmamıştı ama kedileri kurtarmıştık. Öyle kalmıştık, evimiz yoktu, eşyamız yoktu. Ama başkalarına göre daha iyiydik, kayıp yoktu ne aileden, ne pisilerden. Ama evimiz olmadığı için caanım pisilerimizi barınağa bırakmıştık… Yani bu ev pek de iyi gelmemişti… Sonra işte o ilk duraktaki eve taşınmıştık… Tabi bu sokagin yakinlarindaki Piyale İlkokulu da benim ikinci ilkokulum. Çünkü ilkinde olmadı, değiştirdiler okulumu. Ama ben ilkokuldayken ve aslında ortaokuldayken de derslerden geçmeme rağmen hiç anlamadım ne yaptığımızı, yani problemleri çözdüm diyelim matematikte falan ama niye çözdüğümüzü falan hiççç anlamadım. Bu ilkokulda da bandoya girmiş, sonra da majör olmuştum, aslında onu da anlamadım, yani niye ben şimdi bütün bu insanların önündeyim falan, aaa asıl şeyi anlamadım, bi keresinde törendeyiz cumhuriyet bayramı falan heralde. kaymakam ve onun gibiler bi yerde oturuyo, iste bişeyi görünce sopayı kaldırıyon , bişeyi görünce indiriyon falan. neyse ben o prosesi hiç anlamamıştım, nerde ne yapılıyo, zaten niye yapılıyo, kaymakam ne demek falan hep bütün bunları düşünürken tabi ki yanlış yapmıştım selamı, üstüne bi de bando ekibi yorulümuştu, baktım ritmler gidiyo müdüre dedim duralım mı, orda fena bi haşladıydı kendisi beni, ama ben hala haklı olduğumu düşünüyom…

Neyse yolculuk bitmedi, buradan hayatımın başladığı yere doğru gidiyor dolmuş… Osmangazi’ye, ananemin evine… Ah o ev nasıldı ya, ya da benim nasıl bir hayal gücüm vardı… O ev sanki benim Amazon ormanlarımdı… Dut ağacı ve de iğde ağacı vardı tepesinden inmediğim, sonra sürüsüne bereket çiçekler, maydonoz falan filan… Dedemin iki tane varili vardı çeşme yapmıştı onlara, su deposu gibi yani. Onun içinde yıkanıyoduk yazları, ah ne zevkliydi. Zaten evin banyosu da yoktu, kışın da leğenin içinde içerde yıkanıyoduk. Çiçekleri suluyoduk, bazen kiremitleri falan temizliyoduk, dedem çatıyı yapıyodu çünkü… Dedem ne güzel insandı, hep gülerdi, kapı gıcırtısına göbek atardı, düğünlerde zeybek oynardı… Sonra hep pisiler oldu bu evde de… Herşey çok değişikti, ananemin ve dedemin eviydi çünkü belki de… Evden misafir eksik olmazdı, komşular dolardı hep. Solucanlar vardı sonra toprakta, topraktan ilk köftelerimi de orda yapmıştım zaten, tavanlar çok alçaktı, küçükken bana kocaman geliyodu ama şimdi elim tavana değiyor, küçücük üç odanın toplamıydı ev işte ama bana hep kocaman geliyodu küçükken… bi de bayramlar güzeldi orda hep, dedem de varken yani…. herkes bi araya gelirdi, sonra bi böyle sürekli şakadan kavgalar, dövüşler, yemekler, hiç bitmeyen ziyaretçiler…

Ananem bi keresinde yavru kedilerden birine takunyayla basmıştı, çünkü tuvalet dışardaydı, benim çişim gelmişti, tuvalete çıktık, annem takunyayla yavru kediye basmıştı. Sonra ben, ananem, abim kedinin başında ağladık ağladık. O zaman veteriner de bilmiyoz ki… bilsek nasıl götürcez, dedem de yok… Sonra kakasını yapmıştı kedi, kakasını yapınca iyileşme simgesiymiş de, iyileşmişti de zaten… İşte bu dolmuş yolculuğunda bütün bunlar ve fazlası gözümün önüne geliyor, bazen ağlıyorum, bazen gülüyorum… Ağlamakla gülmek kardeş ya…

Gerçi bu sefer bu dolmuşa binemedim… Çünkü o güzel okulumdan güzel arkadaşım Fundaylaydım… Pisikletim satılmıştı demiştim ama sonra gene bi pisiklet edindim kendime… İşte o pisikletle evden Fundalara gidiyodum. Onların da evinin bahçesi Amazon ormanları gibiydi, şimdi gittim gördüm, gene aynı valla… Dört beş yıldır Fundayı, daha fazladır da annesini - babasını görmüyodum… Hiçbişi değişmemişti ama, aynı eskisi gibi hissetmiştim, yakınlığımız aynıydı. Yıllar geçmiş ama işte sanki bikaç gün önce görüşmüşüz gibi… Ama bi yandan çok da özlemişim… Çünkü güzel günler yaşamıştık, Funda benim için mücadelenin simgesi işte… O hikayeye bir ara gelirim… Otobüsle gitmiştim evlerine, ama tabi eskiden pisikletle giderken ezberlenen yollar vardı, işte o binadan dön, şu parktan geç gibi… Ne çok değişmişti biçok şey… Eskiden lunapark olan yer, şimdi inşaat firmasının kamyonlarının park yeri olmuş, eskiden park olan yere koca bi bina dikmişler, pisikletle gitsem yolumu bulamıcam… Ah insan evladı doymuyor doymuyor… daha çok inşaat daha çok bina diyor…  Fundaların küçük sokak da kocaman bi cadde olmuş, ama fundaların evi aynıydı, o küçük güzel ev… kocaman bahçesi, sonra havuzu… Havuzdaki balıkları sordum, hala aynı balıklarmış yani bundan 15 sene önceki balıklar işte… Fundalar beni bıraktı ananeme, dolmuşa binemedim bu sefer… Israrla dolmuşla gidiyim dolmuşla gidiyim dedim ama hikayeyi de söylemedim işte… Ananemin evi de değişmişti, artık ağaçlar yoktu (kökleri eve zarar veriyor diye), ah dedem bilse ağaçların gittiğini ne üzülür; sonra dışardaki tuvalet yıkılmıştı, onun yerine arkaya bi tuvalet yapılmıştı… çiçekler çok azalmıştı… Ah dedem görse üzülürdü ya…

Niye değiştirilmişti ev, evin şekli hiç anlamamıştım, hani ananem rahat etsin diye ama hala anlamadım işte, çünkü bi de Amazon ormanlarım yok olmuş…

Neyse ananemi de aldım datçaya doğru yola koyulduk… bu sefer geceydi… hesaplaşmalar kendini rüyalara bıraktı…

Not: bu yazının altındaki fotolar da bu yazıyla ilgili işte…
Kazdağları
Küçükkuyu




Fundaların bahçedeki havuzu



















Ananem ve evi
Funda ve fundalı ailemle

Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım? :)

Nasıl geçti habersiz
O güzelim yıllarım
Bazen gözyaşı oldu
Bazen içli bir şarkı

Her anımı eksiksiz
Dün gibi hatırlarım
Dudaklarımda tadı
İçimde durur aşkı

Ananem… Ananemin adı Tarife… o çok güzel… Yetmişbeş yaşlarında. Bir anne ve bir babanın bir çocuğu. Ama hani biricik çocuk olma durumu vardır ya onu pek hissetmemiş, annesi erken ölmüş, yoksulluk falan, hastalıklar derken dertli geçmiş çocukluğu. Sonra dedemle buluşmuşlar, valla nasıl buluşmuşlar ben de hatırlamıyorum bak bu kesin ilginç bir hikayesidir ananemin. Sonra bi sürü çocukları olmuş, dört tane. Sonra da bi sürü torunları olmuş, galiba hepimiz altı taneyiz… daha torunlar olmadan ananemin bi çocuğu ölmüş, onun da hikayesine bir ara gelirim. Ananem hala ağlıyor çocuğu için, olay olmuş 1975’te, geçmiş üstünden otuzu aşkın sene ama ananem hala ağlıyor, özlüyor. O ağlıyor, biz ağlıyoruz. Ama ananem der ki ağlamakla gülmek kardeşmiş…

Ah neden ananemden bahsettim… çünkü şu aşağıdaki videodaki o güzel kadın benim ananem. Hani vidyosu dışında biraz da anlatayım istedim. Dünyadaki en sevdiğim yaratık ananem. Üzüldü ben giderken, ondan öyle dedi işte “nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım?”

E bi de ben kimim de mi? Benim adım bilge, ayşe bilge, babam yazar ayşe bilge dicleli’den etkilendiği için öyle koymuşlar adımı işte. 32 yaşımdayım, 33’e gircem gelcek ay. Teraziyim, yükselenim de terazi. 32 yılmın 12 senesi, yani hayatımın üçte birinden fazlasını greenpeacele geçirdim. 2000’in temmuz ayının sonunda katılmıştım greenpeace’e. Aslında belki öncesine de dayanır hikayem… 1997’de greenpeace gemisi Sirius izmirdeydi, ziyaret etmek istemiştim arkadaşımla. Ama kapalı demişlerdi. Kızmıştım azcık, ben bu gemiye binerim bi gün diye de geçirmiştim içimden. Gemiye binmek de 2001 yılında nasip oldu işte, Sirius’u hollanda’da ziyaret ettim :) a bi de şey hikayem var tabi, önce bir başvurmuştum 2000 yılında mart ayında alınmamıştım da, o da temmuza nasip oldu :) o zamanlar greenpeace’e katılmak zordu…  sonra bi baktım ki yıllar geçmiş ve de güzelim yıllarım olmuş hepsi de, gözyaşları da dökmüşüm, içli satırlar döktürmüşüm, sonra ne biliyim her anımı eksiksiz olmasa da çoğunu biçok anın hatırlarım, tadı dudaklarımda, içimde de aşkı…

İnsan böle düşününce yılları, bi muhasebesini yapma isteği geliyor ister istemez. E bi yandan seviniyorum çünkü profesyonel de oldum sonra, sonuçta hayatı kazanmamız lazım, başka birşey yapsaydım bu kadar mutlu olamazdım, hani memurlara birşey söylemek istemiyom ama benimi için masa başında durmak kolay bişi değil. En son ne zaman ağlamıştım diye düşünüyorum greenpeacete. Galiba kütahya’daydı. İşte ezgi, emel, ben, samet, alper oradaydık. Kütahya’da altın madeninde çökme olmuştu o zaman, durumu öğrenmek amacıyla gitmiştik. Sonra şiddetli bir yağmurun gelebileceğini ve tüm oradaki atık havuzlarının çökebileceği uyarısını almıştık yetkililerden, öyle olunca köylülerle konuşmaya başladık. Ne yalan söyleyim yağmur da hızlandı, insan böyle bir durumda karamsarlaşıyor, sanki işte o an bize ordaki köy yok olcakmış gibi geldi, orda şefike teyzeyle tanışmıştık. Teyzem burda durma demiştik yağmur dinene kadar, nereye gitcem evladım başka yerim mi var benim demişti, hakkınızı helal edin demişti. İşte o zaman gözlerden yaşlar yağmur gibi indi. O gün atık barajları çökmedi. Biz de bi oh çektik işte. İşte ananem aşağıdaki videoyu çektiğimizde beni ve emel’i kutahyaya ugurluyordu, oysa ki ben anneler günü diye göreyim demiştim ananemi, ama kaza oldu kütahya’da siyanür kazası, oyle olunca oraya gittik işte. Bi de ilk ağladığım zaman vardı… horozgediği diye bir köy var, aliağaya yakın, aliağa izmirde çok kirli bi bölge, insanlar kanserden ölüyorlar orda. Bir annenin çocuğu 3 yaşında kan kanserinden ölmüştü, bizi görünce fotoğrafını getirmiş göstermişti, bi de güzel bi çocuktu, insan toprağa girdiğine inanamıyor. Ananem her gün ağlıyor ya, o da ağlıyordur diye düşündüm.

Ah bergamalı teyzemler geldi aklıma, biz gittiğimizde (temiz üretim turu yapmıştık, bir otobüsle şehir şehir gezmiştik kirlilikten etkilenen yerleri, bergama da duraklardan biriydi) ekmeksiz zeytinsiz yemeksiz koymadılar bizi hiç. Bir teyzem vardı bi kere beni gözlerimden öpmüştü, kaybettiği kızına benziyormuşum, sen de benim kızımsın demişti. Sonra işte bütün böyle hikayelerimi düşündüm, hepsi geldi aklıma tek tek, bergamalılar, karasulular, akkuyulular, iskenderunlular… en çok da oralardayken ağlıyo insan. Ağlamakla gülmek kardeşti ya, sevinçten de ağlıyo insan bazen. Hani her gemi gelişinde buraya ağlıyoruz sevinçten kaç kere hem de. Yüzlerce insan geliyor gemiye, sıra oluyorlar. Zar zor yürüyen yaşlı bi teyzemi gemiye binmek için sırada görünce Sinop’ta gözlerde durmuyor yaş sevinçten ya da işte Gerzeye gidip de onlarca tekneyle gemiyi karşılayınca Gerzeliler yine sevinç gözyaşları durmuyor ya da işte Akkuyulu amcamla mandalin toplarken bahçede, e bi de güzel bir eylemin sonrasında eylemcileri mutlu eğlenirken  görürken o gözyaşları hiç durmuyo ama sevinçten…

Sonra ilk eylemimi düşündüm greenpeacele. İzmit atık yakma tesisine (izaydaş)karşı mücadele eden Kocaeli Çevre Derneğinden Nuriye Ablayla daha hiç tanışmamışken buluşmuş, çevre şura’sına girip beraber pankart açmıştık. Nuriye ablanın arkadaşı fotoğraf çekmişti. O zaman daha dijital makineler yoktu vallahi. Normal filmleri almış, sonra onları bastırmış sonra da gazetelere falan dağıtmıştık kayhanla, kayhan dışarda bekliyodu bizi eylem sırasında. Kayhan da çok iyi bi insan, bir ömürlük canım dostum, kayhan gibi öyle çok ömürlük dostum oldu ki greenpeacete, hani görmeden yaşayamayacağım, isimleri saymakla bitmez işte o yüzden saymasam iyi olur. ve sonra kaç kere daha fotoğraf bastırmıştık eylemlerden sonra ve de dağıtmıştık bu dostlarla… İşte o eylemden sonra her eyleme katılmıştım nerdeyse, gemi sökümüne karşı, kömüre karşı, savaşa karşı, yasadışı avlanmaya karşı… eylemler eylendiriyor insanı, güldürüyor, mutlu ediyor.

E tabi insanın aklına bi de ilkler geliyor, ben ilk kez greenpeace eylemine gitmek için yurtdışına çıkmıştım, ilk kez bir gemide kalmıştım(greenpeace’in gökkuşağı savaşçısı isimli gemisinde kalmıştım), ne biliyim türkiyenin bile birçok yerine ilk kez gitmiştim, ilk kez gözaltına alınmıştım, ne biliyim bilmem kaç metre kare pankartı ilk kez boyamaya yardım etmiştim, ne biliyim ilk kez en ağır şeyleri kaldırmıştım, ilk kez bot sürmüştüm, istanbula ilk kez bir eylem için gitmiştim, hele ki eylemlerden hiç bahsetmeyim,  o kadar ilk çıkıyor ki o zaman… e ağlamakla gülmek kardeş ya, sağ ayağımın üstündeki hissiyatı da greenpeacete gecirdiğim küçük bir kazada kaybettim ilk kez… hani bazen üzülüyorum ama bi yandan insan gurur duyuyo acısıyla bile bazen ne için olduğunu düşününce. nükleere karşı kampanyalar sırasındaydı işte.

Daha neler neler… işte bu 12 yılda karşılaştığım, sonra karşılaşmadığım tüm gökkuşağı savaşçılarına, sonra greenpeace’i kuranlara ve de bizim birbirimizi tanımamıza önayak olanlara sevgilerimi göndererek şimdilik bitiriyom.

not: 1971 yılında Greenpeace’in ilk gemisiyle yola çıkan dostlara ithafen yazılmıştır :)